Dekadans

Latince “Cadere” (düşmek) fiilinden türeyen dekadans bir toplumun, halkın veya iktidarın değer ve mekanizmalarındaki bozulmayı ifade eder. 19. Yüzyıl sonlarında sembolizmin öncülerine edebiyatı soysuzlaştırdıkları ima edilerek; toplumsal ve sanatsal düzenin dışına çıkmayı amaçlayan bir gruba “dekadan” denilerek saldırılır. Geç dönem romantiklerinden oluşan bu grup doğanın yerine yapayı, sadelik yerine ağdalı olanı yüceltir ve “dekadan” olarak anılarak, geleneksel akımdan ayrı tutulmaktan gurur duyar. Adolf Hitler, kendi yarattığı “Führer” (Lider) makamına geçtiğinde 20’ler Berlin’inde oluşan yeni kültürü “dekadan” olarak adlandırır ve Naziler tarafından 1937’de yozlaşmış olarak nitelenen 650 kadar esere el konulur ve bu eserler  “Die Ausstellung "Entartete Kunst" (Yozlaşmış Sanat Sergisi) adıyla sergilenir. Rousseau’ya göre ise dekadans doğanın ve kültürün karşıtıdır, uygarlık dekadanstır, insanı doğal bir yaşam sürmekten alıkoyar. XIX. Yüzyıla ilişkin eleştiriler öne süren ve dönemi bir çöküş olarak gören Nietzsche’nin sınıflandırdığı toplumsal dekadansın tezahür çeşitlerine bakıldığında XXI. Yüzyıl’da yine aynı tanıma rastlamak kaçınılmazdır, zira yaşadığımız dünya sürekli olarak yaratılan ve yeniden yıkılan bir sanat yapıtıdır; dahası bu yanılsama ağının ne ‘ardında’ ne ‘ilerisinde’ hiçbir şey yoktur. Bu bağlamda düşkünleşme durumunun, zorunlu bir sürecin sonucu olarak yazgısal bir boyutu olduğu söylenebilir. Zira önce ne olduysa yine olacak, önce ne yapıldıysa yine yapılacaktır, güneşin altında yeni bir şey yoktur. Peki bunun sebebi tarihin tesadüfi tekerrürü müdür yoksa insan doğasının basitliği mi? Çökmekte olan bir toplumda dekadan, çürümeyi estetize ederek yozlaşmadan mı yararlanır? Veya sanat üretimi, hiçbir şeyin bozulmadığı bir dünyada neye benzer? Ballard’a göre ise ayrıntılı ölü gömme adetleri, dekadansın kesin bir işaretidir. Peki ya ölüleri artık sayamadığımızda neredeyizdir? Bir taraf için çöküş anlamına gelen şeyin diğer bir bakış açısında ilerleme olarak algılandığı Leviathan’larımızda, gerçekten kötüye gittiğimizi nasıl kanıtlayabiliriz?

 

Şark Ekspresi, Paris-İstanbul seferlerine başladığında İstanbul’da batılı misafirlerin standartlarına cevap verebilecek bir otel yoktur ve ekspresin o dönemki sahibi Pera Palas’ı kurarak, İstanbul’da liberal ekonominin ilk tohumlarını atar. Bu otelle birlikte gezginler, ülke gerçeklerine maruz kalmadan, evlerinde gibi hissederek oryantalizmden bahsedebileceklerdir. Osmanlı Sarayları dışında elektiriğin ilk kez verildiği bina, Türkiye modernizminin ve batılaşmasının birincil figürlerinden biri olarak karanlık sokakları aydınlatır, Pera bölgesinde ışıklı silüeti belirir; balo salonu ülkenin ilk resim sergisine, ilk defilesine, sayısız davete ev sahipliği yapar. Tarihi boyunca bir imparatorluğun çöküşüne, yeni bir ülkenin kuruluşuna ve bu yeni cumhuriyetin geçirdiği tüm süreçlere tanıklık eden Pera Palas, hem misafirlerinin çehreleri hem yönetimi değişirken, otel kimliğini sürdürür. Palas, önceki yüzyıldan gelip geçen yazarları, first ladyleri, imparatorları, yönetmenleri, başkanları, ajanları, dansçıları ve oyuncuları çatısı altında toplarken bir yandan da hikayesini zenginleştirerek etkileşimli bir sahne sunar. Pera Palas’ın misafir ettiği “kült” isimler, bu isimlerin “eserleri” ve mekanın kendi geçmişinden yola çıkılarak, bu ihtişamlı yapıda, bugünün dekadansı sorgulanacak.

Sanatçılar: Ozan Atalan, Burak Ayazoğlu, Ünal Bostancı, Ayçesu Duran, Beril Gülcan, Onur Karaoğlu, Hakan Kırdar, Muhittincan, Öner Taylan Öztürk, Koral Sagular, Sena

Dekadans Katalog

Decadence

 

Derived from the latin verb “Cadere” (to fall), decadence suggests the moral and mechanical decay of a people, the public or the leading power. At the end of the 19th century, the leading figures of symbolism were attacked as “decadents” implying that they are degenerating literature, as they were trying to go beyond the societal and artistic order. Formed by the late period romantics, this group glorified the artificial instead of the natural, convoluted instead of the plain and was proud to be called “decadents;” as it held them separate from the traditional movement. When Adolf Hitler was appointed to his self-created chair of the “Führer” (The Leader), he claimed the new culture formed in 20s Berlin was “decadent,” and around 650 art pieces deemed degenerate were confiscated by the Nazis in 1937 and were exhibited in a travelling art show called “Die Ausstellung Entartete Kunst” (Degenerate Art Exhibition). In philosophy, decadence is used for describing societal and cultural collapse, decay, and degeneration. According to Rousseau, decadence is the antithesis of nature and culture; all civilisation is decadence, it keeps the person from living a natural life. When looking at Nietzsche’s criticism of XIX Century, an era that he claimed to be a time of decay, we can’t help but see that the manifestations of societal decadence which he classified still ring true in XXI Century; since the world we live in is a constantly re-created art piece, moreover there is nothing “behind” or “beyond” its web of delusions. In this case, it could be said that a state of decadence, as a consequence of a peremptory process could be, to an extent, pre-determined; since what has happened before will happen again, what has been done before will be done again; there is nothing new under the sun. But is the reason for this the incidental repetition of history, or the simplicity of human nature? Does a decadent in a collapsing society benefit from corruption by aestheticizing decay? Or, what does art production look like in a world where nothing decays or breaks? Aristoteles claims that when story telling in a society worsens, the consequence is decadence. When there is more stories than anything else, do we not degenerate even more so? For Ballard, a detailed ritual of burial is a sure sign of decadence. So where are we when we can’t even count the dead? In our Leviathans, where one side sees collapse and the other side progress, how can we prove that we are definitely deteriorating?

 

When the Orient Express started its Paris-Istanbul line service, there were no hotels in Istanbul that could meet the standards of the Western guests, so the current owner of the Express established Pera Palace, throwing the first seed of liberal economy in Istanbul. With this hotel, the travelers could feel like they were home and talk about orientalism, without being exposed to the realities of the country. The hotel—which was the first building, other than the Ottoman palaces, that was supplied electricity—lit up the dark streets and the dark period as a beacon of Turkish modernism and westernization. The ballroom hosted the country’s first painting exhibition, first fashion show and innumerable receptions. Throughout its history, Pera Palace witnessed the fall of an empire, formation of a new country, and the course of the new republic. As the faces and appearances of the guests changed, the hotel kept its characteristics. The Palace gathered writers, first ladies, emperors, directors, presidents, secret agents, dancers and actors that passed through Turkey’s historical landscape under its roof, all the while enriching its story and always painting a lively scene. In this magnificent building, the artwork of “cult” figures that Pera Palace has hosted in its most luminous era, along with the lives of these figures and the personal history of the hotel, will be investigated to examine the decadence of today.

Artists: Ozan Atalan, Burak Ayazoğlu, Ünal Bostancı, Ayçesu Duran, Beril Gülcan, Onur Karaoğlu, Hakan Kırdar, Muhittincan, Öner Taylan Öztürk, Koral Sagular, Sena

Decadence Catalogue

Dekadans

 

Pera Palas

 

15-19 Mart 2017

 

 

 

Pera Palas açıldığı 1895 yılında Batı oryantalizminin ve Osmanlı batılılaşmasının bir sembolü olur, 125 yıl boyunca çevresindeki değişikliklerle değişip dönüşür. Bugün, Dubai menşeili bir oteller zincirinin parçası olarak 2010'ların Beyoğlu'na da ayak uydurur. Dışarıda ne olursa olsun balo salonunda eğlence devam eder.

 

Dekadans sergisi, ülkenin yüzünü keskin bir dönüşle batıya ve doğuya döndüğü iki dönem arasında paralellik kurmayı hedefler. 11 sanatçı, otelin kült misafirlerinden veya otelin kişisel tarihinden alınan referanslardan yola çıkarak bugünün çöküşüne dair konu başlıkları sunar. Sanatçıların üretimleri Pera Palas'ın Grand Pera adlı balo salonuna yayılır; ve gizem ustası Agatha Christie'nin sansasyonel suiti 411'de, 90'lar Türkiye'sinin aydınlatmaya çalıştığı bir gizem karşısında başvurduğu pasifist "Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık"  eylemini tekrar ederek son bulur.

Decadence

Pera Palace

15-19 March 2017

Pera Palas became a symbol of western orientalism and Ottoman westernization in 1895 when it first opened, and has changed with its surroundings within 125 years. Today, as a part of a chain of Dubai-originated hotels, it still keeps up with 2010’s Beyoglu. Whatever happens outside, the entertainment in the ballroom continues.

“Decadence” exhibition aims to establish parallelism between the two periods in which the face of the country returns to the west and east with a sharp turn. 11 artists present topics on today's collapse, starting with references from cult guests of the hotel or from the personal history of the hotel. The productions of the artists spread throughout the ballroom of Pera Palace, Grand Pera; and it ends in the 411-numbered sensational suite of Agatha Christie, the master of mystery, by imitating the pacifist manifestation "1 Minute Darkness for Permanent Lightness" by which 90 's Turkey tries to enlighten a political mystery.